Türk sinemasının unutulmaz ismi ‘Filiz Akın’

0

“Hayatımı bir dönem sinemasının yıldızı olarak noktalamak ve öyle hatırlanmak isterim” diyen Filiz Akın, hayata bakışını, destek verdiği projeleri ve oyunculukla ilgili düşüncelerini anlattı.

Liseyi Ankara Koleji’nde okuyan Filiz Akın, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Mimarlık okumayı isterken, annesinin kaza geçirmesiyle çalışmak zorunda kalmış. Bir havayolu şirketinde çalışmaya başlayan Akın, bir arkadaşının annesinin isteğiyle Artist Dergisi’nin açtığı yarışmaya girmiş. Yarışmayı kazanan Akın, Memduh Ün’ün çabasıyla ilk filmini çekmeye ikna olmuş ve sinema serüveni böyle başlamış. Toplam 116 film çeken sanatçı, daha sonraları sinemaya olan ilginin azalması ve yeni bir akımın başlamasıyla sinemayı bırakmış. “O dönemdeki gibi akılda kalmayı tercih ediyorum ve teklifleri kabul etmiyorum” diyen Filiz Akın, yendiği kanser hastalığından sonra hayattaki ayrıntıları daha iyi görebildiğini söylüyor “Tedaviden dolayı sıkıntılarım devam etmesine rağmen en önemlisi, hayatın renklerini, çiçeklerini, gülümseyişleri, güzel bir bakışı, bir elin şefkatle dokunuşunu hissetmek, görmek, paylaşmak.” 2 kitap yazan ve köşe yazarlığı yapan sanatçı, kanserle mücadele ve şimdilerde işitme engelli çocuklar için destek verdiği sosyal sorumluluk projeleriyle uğraşıyor.

Okulu bırakıpArtistdergisinin açtığı yarışmaya katılmaya nasıl karar verdiniz?
Hukukçu babamla annem ben yedi buçuk yaşındayken ayrıldılar, ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. Ankara Koleji’nin lise bölümünü bitirdikten sonra ise Ortadoğu Üniversitesi’nin mimarlık bölümüne girmek istiyordum. Ne yazik ki annem merdivenden düşüp belini incitince, dikiş dikmesi mümkün olmadığı için bir havayolu şirketine girip çalışmaya başladım. Oradayken arkadaşım Oya San’ın annesi “Artist” dergisindeki yarışmaya girmemizi istiyordu. Bense Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin devam mecburiyeti olmayan arkeoloji bölümü öğrencisiydim. İlk seneyi; (Sanat Tarihi’ni) seminerle geçmiştim. Yarışmayı kazanırsam işi bırakıp kazandığım parayla Ortadoğu Mimarlık bölümüne devam ederim diye hayal ediyordum. Evet kazandım ama sinemaya yeni bir yüz kazandırmak amacıyla yapılan bu ödülü, ancak Göksel Arsoy’a partner olmak şartıyla “Akasyalar Açarken” filminde oynarsam vereceklerini söylediler. Ben de vazgeçtim. İstanbul’dan Ankara’ya dergi yönetiminden, filmcilerden gelenler oldu ikna olmadım. Fakat koskoca Memduh Ün kalktı geldi, ona hayır diyemedim. İşi ve üniversiteyi bırakıp annemle birlikte İstanbul’a geldik. Birkaç film setine götürüp çalışma şartlarını gösterdiler. Yeşilçam denilen yerde yalnız film şirketleri vardı. Herkesin  Yeşilçam’da oturmadığını ve onlara belirli bir hayat tarzı dayatılmadığını görmek beni rahatlatmıştı. Derginin yöneticileri çok babacan davranıp herşeye yardımcı oldular. Onlara ve Memduh Ün’e güven duymam bu işe başlamama sebep oldu.

Oyunculuk sizin için ne ifade ediyor? Mesleğinizle ilgili en çok sevdiğiniz şey nedir?
Oyunculuk kamera dışında da devam eden bir ruh hali ve yaşam biçimi. Mesleğin hele bizim dönemimizde çok zorlukları vardı. Kar, kış, soğuk demeden, uyku uyumadan haftasonu, bayram, yılbaşı olmadan çalışırdık. Mesela bir şubat akşamı zengin ve şımarık kız olarak Ağustos ayında verilen bir yaz partisinde askılı bir elbiseyle havuza atma sahnesi vardı. Havuzdaki buzlar her tarafıma bıçak gibi saplanıp yaraladı. Yaz sıcağında olması gereken sahnede, konuşurken ağzımızdan dumanlar çıkması çok komikti. Ama mesleğimizle ilgili olarak güzel olan, her gün değişik bir yer, değişik kişilik, zorluğuna rağmen hiç monoton olmayan bir serüvendi.

Başka bir meslek yapmayı hiç düşünmediniz mi?
Başka bir iş de yapsam gene güzel sanatlarla ilgili olsun isterdim. Okulda resimlerim ve kompozisyonlarımla çeşitli ödüller almıştım, bu beni fen derslerinden itfiharla geçmekten daha mutlu etti her zaman.  

Oynadığınız filmler arasında hangisi ya da hangileri sizde daha fazla iz bıraktı?
En fazla etkileyenleri Umutsuzlar, Ankara Ekspresi, Utanç, Reyhan ve Çingene Kızı Yankesici Hacer serisi olarak sayabilirim.

Sinemayı neden bıraktınız?
Ülkemize televizyonun gelmesiyle Amerika’da da olduğu gibi sinemaya ilgi azaldı. Hele Türk Sineması tutkulu seyircisini kaybetti. Dallas ve Dynasty gibi dizilerdeki ihtişam, çeşitlilik, entrikanın, güzel insanlar, güzel evlerin büyüsüne kapıldılar. İkinci bir sebep de televizyon gibi pahalı bir oyuncağı ödemek için sinema masraflarını kestiler ve evlerine kapandı aileler. Sokakta ise bekar erkekler kaldı. Sinema onlara yönelik erotizm ağırlıklı filmler yapmaya başladı ya da konsere gitme özlemini daha makul fiyatla karşılayan ve ünlü şarkıcılarla filmler yapıldı. Bu akım başlar başlamaz galiba ilk bırakanlardan biri ben oldum. Aşk ilişkisi gibi o beni bırakmadan ben onu bıraktığım için çok da rahat oldu.

Sinemaya tekrar dönmek istemez misiniz?Bu bahsettiğim dönem atlatıldıktan sonra arkadaşlarım tekrar başladı. Ben istemedim. Onları çok takdir ediyorum ve hayranlıkla izliyorum. Herkes gibi bana da teklif geliyor ama bir televizyon serisi hariç on küsur senedir film çevirmediğim halde toplam 116 film çevirmişim, bu büyük bir tatmin. O dönemdeki gibi akılda kalmayı tercih ediyorum ve teklifleri kabul etmiyorum.

“HERKES GİBİ BANA DA TEKLİF GELİYOR AMA BİR TELEVİZYON SERİSİ HARİÇ ON KÜSUR SENEDİR FİLM ÇEVİRMEDİM. BUNA RAĞMEN TOPLAM 116 FİLM ÇEVİRMİŞİM, BU BÜYÜK BİR TATMİN.”

Türk sinemasının şimdiki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?Türk Sineması çok aşama kaydetti. Hele “Babam ve Oğlum” çok başarılı uluslararası bir film gibiydi. Fatih Akın ve Ferzan Özpetek’in başarıları da bence Türk Sineması’na yol gösterdi ve ikili dünya piyasasına doğru iten bir güç oldu. Ne de olsa onlar da bizim kültürümüzün bir ürünü. Bizimkilerin onu takip ederek daha ileriye gideceğinden eminim.

Sizce Türk sineması adını dünyada duyurmak için nasıl bir gelişim süreci izlemeli?
Yapımcılar, yönetmenler dünya sinemasını çok iyi gözlemliyorlar. Dil bilen, prodüktör, oyuncu ve sinema adamımız oldu. İletişim olmadan dünya piyasası açılmıyor. Mine Vargı çok yakın arkadaşımdır. Onların Şener Şen ve Meltem Cumbul’la Holywood’da yaşadıklarını, başarılı temaslarını çok iyi biliyorum. Kırmızı halılar, kamera ışıkları, şık bir kalabalık… Görkemli törenlerde “Gönül Yarası” gibi bir filmimiz çok büyük bütçeli, süper prodüksiyonlarla birlikte yarıştı. Bu ne büyük bir olaydır. Ben yeni Türk Sineması adına çok heyecanlanıyorum ve çok gurur duyuyorum. Bu tecrübeler kullanılmalı. Sinemanın adını duyurmak böyle olur. Keşke ben de oynamasam da ülkemizi hiç farkettirmeden tanıtan bir filmin yapılmasına aracılık eden bir çalışmaya öncülük edebilsem bir gün.

Sosyal sorumluluk projelerine verdiğiniz desteği biliyoruz. Starkey İşitme Vakfı’nın ‘Dünya İşitebilsin’ projesinde de yer alıyorsunuz. Bu projeyle nasıl tanıştınız?
Antalya’da kitap imzalıyordum. Müge Karakılınç (Starkey’in müdürü) Sabah’taki yazılarımdan tedavi sonrası duyma sorunu yaşadığımı okuduklarını, bana en son teknolojiyle bir alet takmak istediklerini söyledi. “Annem 80’i geçti ihtiyar derler diye takmıyor. Çınlıyormuş, rahatsızmış, istemem” dedim. Çalışanlar melek gibi kızlar ama ellerinden kurtulmak imkansız. Ne yapıp edip çalışıp taktılar. Hakikaten dünya varmış. Fakat boynumun kulaklarıma kadar olan kısım radyasyon aldığı için herkesten daha kuru. Bir de duyma eşiğim bazen iyileşip bazen kötüleşebiliyor devamlı takamıyorum. Gürültülü bir yerde hiçbir şey anlamadan bakıyordum. Şimdi taktığımda hiç sorunum olmuyor.

Bu projenin galasına gitmişsiniz…
Birkaç ay evvel Starkey’in Minneapolis şehrindeki “Dünya İşitebilsin” sloganlı dünya galasına davet ettiler. Türkiye Starkey İşitme Vakfı’na bin çocuk için bir kaynak yaratabilir diye benim için çok zor ve uzun bir yolculuk olduğu halde eşimle gittik. Gece ikibin kişilik muhteşem bir davetti. Kırmızı halılar, televizyon çekimleri, şık ve uzun tuvaletli, smokinli konuklar… Üstelik geceyi her ülkede tanınan, show dünyasının en önemli isimlerinden Jay Leno yönetti. Masa komşularımızla güzel ve neşeli sohbetler yapıyorduk. Bize hiçbirşey söylemediler ama yanımdaki hanım (Ginette) 200 ve “Best Buy” ın sahibi 200 toplam 400 bin dolarla Türkiye’deki İşitme Vakfı’na gecenin en büyük bağışı yapıldı. Ben de bu kampanyaya destek vermekten mutluluk duyuyorum.

Umut Evi’nin açılmasını sağlayarak birçok hastaya tedavi olanağı yarattınız. Bu projenin ulaştığı nokta nedir?
Biliyorsunuz kanser tedavisi çok pahalı bir hastalık. Bazı imkanı olmayanların ilaç parası olmadığından veya barınacak yer bulamadıklarından tedavileri yapılamıyor. Hep onlara dönük bir kampanya yapmak istiyordum. Sevgili Şükran Çelebi bu projeye dikkatimizi çekti. Aslında Prof. Sayın Murat Dinçel’in hazırladığı bir çalışmaydı. Ben destek verip duyurmaya çalıştım. Satılan mavi bilezikler imkanı olmayan bir takım hastaları ortada bırakmıyor, Ankara Hacettepe Hastanesi’nin yanında bakanımızın açtığı bir ufak evde barınma ve tedavi edilme imkanını veriyor. Çoktan açıldı bile. Umarım sizler de her Migros’a gittiğiniz de onları hatırlayıp 1 YTL ile bir hayat kurtaracağınızı unutmazsınız.

 “TEDAVİDEN DOLAYI SIKINTILARIM DEVAM ETMESİNE RAĞMEN HAYATIN RENKLERİNİ, ÇİÇEKLERİNİ, GÜLÜMSEYİŞLERİ, GÜZEL BİR BAKIŞI, BİR ELİN ŞEFKATLE DOKUNUŞUNU HİSSETMEK, GÖRMEK, PAYLAŞMAK ÇOK ÖNEMLİ.”

Bir de kitaplarınız var. Kitaplarınız nasıl tepkiler aldı?
Son yıllarda “Hayata Merhaba” kitabında kanser teşhisinden başlayan hastalık ve tedavi sürecinden ve nasıl yendiğimden bahsettim. İkinci kitap ise zayıflama, güzelleşme ve genç kalma üzerine idi. Bir ara “Yüzüklerin Efendisi” filmindeki yaratık gibi kel kafalı, boynunda yanık yaraları, beslenme ve su içmek için ameliyatla konmuş bir tüpü olan şiş karınlı bir tip olmuştum. Hatta inanmayanlara çıkardığım resimleri yayınladılar. Amacım binlerce, yüz binlerce kanser hastasına tedavinin bir süreç olduğunu, bu görüntülerin de iyileşmeyle birlikte düzeleceğini göstererek umut olmaktı. İşte ikinci kitapta da kozmetiğin imkanlarından nasıl faydalandığımı, zayıflama ve genç kalma üzerine kendim için not ettiğim sırları açıkladım.Bir yazınızda “İnsanların dikkatlerini ‘doğanın gücüne, görmekte zorlandığımız ayrıntılara, kaybettiğimiz değerlere, küçük mutluluklara, sevginin ilaçtan daha etkili olabileceğine’ çekmeye ve elimden geldiği kadar gülümsetmeye çalışıyorum” demişsiniz. Hayatla barışık olmayı nasıl sağladınız?
Hayatla her zaman barışık bir insan oldum sanıyorum. Bunlar benim için her zaman önemliydi. Ama hastalık ve tedaviden sonra birinci önceliğim oldu, keyfini çıkarıyorum.

Hastalığınızdan sonra hayata bakışınız değişti mi?
Eskiden de etrafıma bakıyordum ama şimdi görüyorum ayrıntıları. Tedaviden dolayı sıkıntılarım devam etmesine rağmen hayatın renklerini, çiçeklerini, gülümseyişleri, güzel bir bakışı, bir elin şefkatle dokunuşunu hissetmek, görmek, paylaşmak çok önemli.

İlerleyen zamanlar için yeni çalışmalarınız neler olacak?
Film ve dizi yapmak istemiyorum. Bu sahada senelerdir görünmediğim için çok güzel şartlarla teklif geliyor bazen direkt bana, çoğunlukla da N 1 Yapım’ın kurucusu Bircan Usallı Silan’a. Bu benim egomu çok okşayan bir şey ama gene de bir dönem sinemasının starı olarak noktalamak ve öyle hatırlanmak isterim. Türk Sineması veya dizileri çok gelişti bensiz de çok güzel, yeni oyuncular da bir harika. Demet Evgar, Sanem Çelik, Nurgül Yeşilçay hatta Cansu Dere gibi…