Zihni Sinir karakterinin yaratıcısı ‘İrfan Sayar’

0

 

Cep telefonunuz çaldığında uyaran mesaj kedisi, saçları ortadan ayıran tarak, mum söndürme makinesi, protestocu kalemlik, çay poşeti sıkma makinesi, güneş pilli uçak, ters yürüyen takunyalar Zihni Sinir’in “proce”lerinden bazıları… Mizah dergisi Gırgır’ın sayfalarında bir çizgi kahraman olarak doğan Zihni Sinir ve “proce”leri, yıllar sonra gerçek hayatta kullanılabilecek ürünler olarak karşımıza çıktı. Zihni Sinir’in yaratıcısı İrfan Sayar, çocukluğunda şehirden çiftliğe gelirken, ailesinin oyuncaklarını almasına izin vermemesi üzerine icatlarına başlamış. Çamur, teller, lokum kasaları, konserve kutuları, ipler, mısır koçanları gibi doğal malzemelerle oyuncakların taklitlerini yaparak icatlarına başlayan Sayar’ın çalışmalarında fonksiyonellik, mizah ve estetik birarada bulunuyor. İrfan Sayar, Türk insanının pratik zekalı olduğu tezine rağmen neden bu kadar az mucide sahip olduğumuzu ise şöyle açıklıyor: “Bizdeki problem şu: sözel dünyayla tatmin oluyoruz. İnsanın içinde itici bir güç olması lazım o şeylerin ortaya çıkması için. Biz konuşuyoruz, bitiyor. Sonunda ortada kalıcı bir şey oluşmuyor.”

Zihni Sinir yıllar önce doğan ve her zaman popüler olan bir kahraman. Bugüne kadar nasıl kalabildi?

Gırgır dergisindeki karikatürlerle popülerleşmeye başladı önce, sonra ben mizah dergilerinde çizmeyi bırakıp üç boyutlu çizimlere başlayınca bu sefer yeni bir alan açılmış oldu. Hayal dünyasıyla gerçek dünya, sanatla fonksiyonel ürünler arasındaki özellikler sorgulanabilir oldu. Son dönemlerde de Türkiye’de yenilikçilik, yaratıcılık konularının ön plana çıkmasıyla bir kahraman olarak başka açılardan yerini buldu. Aslında üç boyutlu çalışmaları başlatırken, çemberi çok geniş tutmaya çalışmıştım. Bu geniş alan içerisinde çeşitli tecrübelerle hem konuyu irdelemek hem de gelecek olan cevaplar doğrultusunda yeni şeyler yapmayı sürdürüyorum.

İcatlarınızın karikatür dilinden gerçek hayata dönüşmesi nasıl oldu?

Başta ben düşünürken kafamda onların hepsi üç boyutlu olarak çıkıyor zaten. Karikatür dilini kullanarak onların çizimini yapıyorum. Dolayısıyla üç boyutlu olması o anda imkansızlıklardan da kaynaklanıyor olabilir veya fırsat bulamıyordum. Bir de dergilerde renkli çizimlerle beraber daha net görülmeye başlandı karikatürler. Tabii okuyuculardan da “bunların 3 boyutlu hali olsa ne güzel olur” diye tepkiler gelmeye başladı.

Çalışmalarınız aynı zamanda çok fonksiyonel…

Orada aslında üç tane unsur var: fonksiyonellik, mizah ve estetik özelliği… Bu üç şey her bir projede bulunuyor muhakkak ama oranları farklı olabilir. Bazılarında fonksiyonellik öne çıkıyor, kullanılabilir bir şey oluyor. Bazıları heykel gibi olabiliyor.

Çocukluğunuzda başlamışsınız sanırım icatlarınıza…

Bir dil bulmak gerekiyor insanlarla iletişim kurmak için. Karikatür çizmeye de merakım vardı. Güzel Sanatlar Akademisi’nin 2. sınıfındayken Gırgır dergisinde çizmeye başladım. Çocukluğumun şöyle bir tarafı vardı. Ailem çiftçiydi benim, köye gidiyorduk yazları, şehirdeki oyuncakları köye götürmeme müsaade etmiyorlardı. Onun için oradaki doğal malzemelerle oyuncak yapma ihtiyacı hissettim. Çamur, teller, lokum kasaları, konserve kutuları, ipler, mısır koçanları gibi doğal malzemelerle oyuncakların taklitlerini yapmaya başladım. Önce insan kendini tatmin ediyor böyle şeylerle ama sonra daha karmaşık şeyler yapmak istiyor. O sene Deniz Planlama, ovaya sulama kanalları açılması için, tesviye makineleri, inşaat aletleri falan getirmişti. Köylüler tabii ilk kez karşılaşıyor böyle şeylerle. O makinelerin, vinçlerin, sulama aletlerinin minyatürlerini yapınca büyüklerin de ilgisini çekti. Böyle bir tepki alınca daha karmaşık şeyler yapmak istiyor insan.

Fikirler hiç bitmiyor mu?

Bir bakış açısı yerleşiyor, hayatı hep öyle yaşıyorsunuz. Fikirler bitmiyor. Esas problem fikirden kaynaklanmıyor da düşüncedekini maddeye dönüştürmek zor olabiliyor. Onları aşmak gerekiyor. Bir de düşünce alanında sözel alışkanlıklarımız olduğu için hayallerimizi birisine anlattığımız zaman tatmin oluyoruz. Ama batılı öyle tatmin olamıyor, illa onu yapması, yazması, madde haline dönüştürmesi gerekiyor. Benim de tatmin olma şeklim fikirleri madde haline dönüştürmek.

Bir projenin hayata geçmesi ne kadar sürüyor?

Aslında bir günde bitiyor. Bazen önce çizim olarak yapılıyor bazen direkt malzemeden kafanızda düşündüğünüz şeyi yapıyorsunuz. Bizim o malzemeleri kullanabilme gücümüzle ilgili. Prototip yapıyoruz önce, sonra her şeyde olduğu gibi mutlaka problemler ortaya çıkıyor. Onun üzerine bir kez daha çalışıyoruz. Geçen su kabağından bir fener yaparken “artık bitti üretelim biz bunu” derken, kullandığımız bir yay vardı, o yaydan bulamadık sonra. Bu sefer model değişikliği yapmak zorunda kaldık.

Size hem bilim adamı hem mizahçı hem mucid diyorlar. Siz kendinizi nasıl adlandırıyorsunuz?

Sanatçı… Keskin ayırımlar yapmada tıkanıyorum. Bir şeyi kolaylaştırmak için bu tür ayrımlar yapılıyor ama sonuçta hepsi birbiriyle çok bağlantılı. Bir olay yaşanıyor ve farklı bir kameradan olayı izleme ihtiyacı hissediyorsa insanlar, yani gerçekliği başka açılardan görmek istiyorlarsa o zaman Zihni Sinir onu gösteriyor. Yani bilime sanata diğer konulara birlikte bakabilen başka bir kamera diyebiliriz.

Çocuklara yönelik atölye çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği’nde başlattık böyle bir şeyi. Hala devam ediyor. Orada küçük yaştaki çocuklara biraz elektronik bilgisi veriyoruz, minyatür robotlar yapıyorlar. Malzemeyi veriyoruz, onlarla birlikte çalışmalar yapıyoruz.

Web sitenizde yer alan Zihni Sinir Üniversitesi nasıl çalışıyor?

İnternetin yeni başladığı dönemlerden beri Zihni Sinir sitesi var (www.zihnisinir.com). Orada sanal bir üniversite bulunuyor. Üye olanlar imajlarını da ekliyorlar. Herkes bir karakter yaratmış oluyor. Orada da Zihni Sinir bakış açısında olduğu gibi gerçeklikle oyun birbirine girmiş halde. Aynı alt yapıyla gerçekten bir sanal üniversite oluşturulabilir. Çok gelişmiş bir teknik altyapısı var okulun. Bir Zihni Sinir Parası var mesela bütün kayıplar kazançlar direkt rakamsal hale dönüşüyor. Dolayısıyla sınavda aldığınız puan aslında para. Herkesin kasası var, birbirlerine havale gönderebiliyorlar. İmaj ve metin yükleyebiliyorlar. Çok kapsamlı, kaybolunabiliyor içinde.

Çeşitli şirketlerle çalışmalarınız oldu, benzer işler devam ediyor mu?

Arçelik’le bir çalışma var şimdi. Beş üniversitede düzenlenen seminerlerde konuşmacı olarak yer alacağım. Benim çeşitli konferanslarım olur. Yaşadığımız çeşitli şeyleri, yaratıcılığı, hayata bakışı, Türkiye’de yaşanan sorunları tartışıyoruz. Bunlar yeni gündeme geliyor, yaratıcılık kelimesini kullanmak bile problemdi önceden. Şimdi bunun gerçek bir ihtiyaç olduğu hissedildikçe bunu yaygınlaştırmak gerekiyor. Mesela ilk yaratıcılık korkusu dediğimiz bir şey var ki o noktada tek başınasınız ve ilk harekette bulunmak için bir cesaret gerekiyor. Yükseklik korkusu gibi bu korkuyu da aşmak gerekiyor. Bir davranışı ilk kez siz yapacaksınız. Mesela Türkiye’de bir şey oluyor, bakanların istifa etmesi gerekiyor, Batı’da bir örneği varsa yapabiliyorlar. Yoksa yapamıyorlar. Olmadık bir şeyi yapmadan kaçma eğilimi var. Bir şeyi benzetme, taklit etme, bunlar hep çocuk özellikleri. Çocukken dış dünyayı taklit ederek yaşıyoruz. Biz ülke olarak hala çocuk gibiyiz. Taklit etmek hoş görülür bir şey, hatta takdir gören bir şey ama gerçekte o suç. Bilmemnerde Mercedes’in aynısını yapıyorlar deyince takdir ediliyor ama aslında yasal olarak o bir suç.

Geleceğe yönelik planlarınız neler?

Dergi çalışması yapıyoruz, Mart ayı gibi çıkarmayı düşünüyoruz. Yılbaşı öncesinde çok yoğunduk, pek bir şey kalmadı elimizde. Bir tane cafe projesi var. Garip çikolataların falan yer aldığı değişik bir cafe açmayı düşünüyorum.

Ne tür icatlar ilgi görüyor?

Daha fonksiyonel olanlar daha çok satılıyor.

Kimler ilgi gösteriyor?

Üniversite öğrencileri ilgi gösteriyor ama onların alabilme olanakları biraz kısıtlı. Hayatını masabaşında geçiren gençler alıyor daha çok.

Vizontele filmi için de bir çalışmanız olmuş, bundan bahseder misiniz?

Yılmaz Erdoğan aradı böyle bir film çalışması yapıyoruz diye. Buradaki karakterin kasabada bulabileceği malzemelerle yapabileceği şeyleri tasarladım.Van’da bir 10 gün falan kaldık, sistemleri kurduk. Her alanda çeşitli konularda farklı bir proje varsa beni arıyorlar. Mesela geçtiğimiz yaz Diabet Kongresi’nde doktorlara şeker hastalığını anlattı Zihni Sinir. Şimdi onun ikinci bölümüyle ilgili bir çalışma olacak.

Türkler’in pratik zekalı olduğu söylenir ama pek mucidimiz yok. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Bizdeki problem şu: dediğim gibi sözel dünyayla tatmin oluyoruz. İnsanın içinde itici bir güç olması lazım o şeylerin ortaya çıkması için. Biz konuşuyoruz, bitiyor. Sonunda ortada kalıcı bir şey oluşmuyor. Bir hayaliniz var onu anlatıyorsunuz. Çevrenizdeki en fazla birkaç kişiye anlatabilirsiniz. Ama kayda geçirirseniz o zaman farklı zamanlarda, farklı coğrafyalardaki farklı insanlara ulaştırabilirsiniz. Mana ne derece önemliyse madde de aynı derece önemli, bunu zihnimize yerleştirmemiz lazım. Madde kelimesini söylerken bile soğuk ve itici geliyor. Burası bir metaforlar ülkesi, sözcükler çıplak anlamının dışında binlerce manaya da gelebilir. Mesela para kelimesini rahat kullanamıyorsunuz, çünkü kendi anlamının dışında anlamlar taşıyor. Halbuki kilogram da metre de aynı şey, bir ölçü birimi. İşte madde kelimesi de aynı şekilde: madde, maddiyatçı gibi şeyler çağrıştırıyor. Ama mana kelimesi daha manalı geliyor kulağa. O manayı gerçek dünyada var edebilmek için aynı derecede maddeye de yönelmek gerekiyor.